AŞILAMANIN ÖNEMİ VE AŞI KARŞITLIĞI

Aşılama ve önemi: Aşı, bireyin sağlık hakkının temel bir bileşeni olup, koruyucu hekimliğin en başarılı önlemlerinden biridir. Tüm dünyada aşı ile önlenebilir hastalıklar rutin aşı programları ile büyük ölçüde azaltılmış olup aşılama yoluyla her yıl yaklaşık 2-3 milyon ölüm önlenmektedir.  Aşılama yoluyla çiçek eradike edilmiş, Polioda eradikasyon hedeflenmiş, Kızamık mortalitesi yüzde 73 azaltılmıştır.

Bağışıklama hizmetlerinde temel amaç; toplumda, özellikle bebek ve çocuklarda aşı ile önlenebilir hastalıkların ortaya çıkışını engellemek ve bu hastalıklardan kaynaklanan ölümlerin önüne geçmektir. Sağlıkla ilgili kazanımlarının yanı sıra; ekonomik ve sosyal kazanımlar da aşılama programlarının başarısı olarak değerlendirilmelidir. DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) bağışıklama hizmetlerini aşıyla önlenebilir hastalıkların ve buna bağlı ölümlerin önlenmesi açısından en önemli ve en maliyet etkili toplum sağlığı müdahaleleri arasında kabul etmektedir.

Aşılama çalışmalarının en temel kavramı toplum bağışıklığıdır. Bulaşıcı hastalıklara karşı toplumun kritik bir oranının aşılanması durumunda salgın çıkması olasılığı azaldığı için toplumun tüm üyeleri de korunmaktadır. Toplum bağışıklığı eşikleri yüzde 80-95 arasında değişmektedir.  Dolayısıyla toplum düzeyinde aşı ile önlenebilir hastalıkların kontrolü için yüksek aşılanma oranlarına ulaşmak gerekir.

Tüm dünyada özellikle çocukluk çağındaki aşılama programları oldukça başarılı olmuş ve aşı ile önlenebilir hastalıklar rutin aşı programlarıyla büyük ölçüde azaltılmıştır. Ancak elde edilen bu başarılara rağmen dünya genelinde aşılama oranları hala istenen düzeyde değildir. Bu durum üzerinde çeşitli faktörlerin yanı sıra günümüzde giderek artan aşı ile ilgili olumsuz tutumlar ve aşı reddi de etkilidir. Aşıyı reddeden kişi sayısının artması elde edilen kazanımların kaybedilme riskini getirmektedir. Aslında günümüzde aşılamayla hastalıkların azalmış olması sonucunda, hastalık riski algılanmamakta buna karşılık hastalık korkusu yerine toplumda aşı korkusu ön plana çıkmaya başlamaktadır.

Aşı karşıtlığı: Aşı tereddütü yada aşı kararsızlığı (vaccine hesitancy) yeni kullanılan bir terim olup  DSÖ tarafından “aşı hizmetlerinin varlığına rağmen aşıların kabulünde gecikme veya reddetme” olarak tanımlanmaktadır. Tüm aşıları reddetme varsa aşı reddi olarak tanımlanmaktadır. Aşı tereddütü, Dünya ülkelerinin yüzde 90’ından fazlasında rapor edilmiştir. Bu nedenle, birçok bölgede, kızamık-kabakulak-kızamıkçık aşılaması toplum bağışıklığı için gerekli olan yüzde 95 eşiğinin altına düşmüştür. Dünyadaki aşı reddi vakalarının son yıllarda hızla artması ve tehlikeli boyutlara ulaşması üzerine; Dünya Sağlık Örgütü 2019’da çözüme kavuşturmayı planladığı 10 küresel sağlık sorunun başında “aşı karşıtlığı”na yer vermiştir.

Aşı karşıtı söylemlerin başlıcaları; aşıların içeriğinde bulunan kimyasal maddelerin insan sağlığına zararlı olduğu, aşı üreten firmaların para kaygısı olduğu ya da doğal yollarla da bu hastalıklardan korunmanın mümkün olduğu ile ilgili söylemlerdir. Aşı karşıtlığının başlıca nedenleri dini, felsefi ve aşı güvenilirliği ile ilgili nedenler olarak da sınıflanabilmektedir.

Aşı karşıtı fikirlerin bilimsel dayanağı olmasa da hızlı bir şekilde medya ve internet üzerinden yayılma olanağı bulmakta bu yolla toplumun aşılara güvenini azaltabilmektedirler. Kişilerin yaşam tarzları, algıları, kurumlara duydukları güven, inançları, aşı etkinliği ile ilgili endişeleri aşı kararında etkili olmaktadır.  Kimi zaman medyatik kişiler hatta hekimler aşı karşıtı görüşleri ile ebeveynleri etkileyebilmektedirler.
 

Aşı karşıtlığının tarihçesi: Aşı karşıtlığının tarihçesine bakıldığında nedenlerin dönemsel farklılıklar gösterebildiği kimi zaman bireysel özgürlükler çerçevesine odaklanıldığı, günümüzde ise daha çok aşıların etkinliği ve risklerinin sorgulandığı görülmektedir. İngiltere’de Edward Jennerin ilk aşı çalışmaları sırasında, aşıya karşı çıkışta dini nedenler ön planda olmuştur. Ancak daha sonrasında 1864 yılında salgın nedeniyle zorunlu aşı uygulamasında sıkı önlemler alınması, aşı karşıtı hareketlerini artırmıştır. Bunun sonucunda, İngiltere’de ebeveynlere vicdani temelli karar verme hakkı sağlanmıştır. 19’uncu yüzyılda da aşı karşıtı hareketler devam etmiş,  aynı dönemde Avrupa’nın diğer ülkelerinde de benzer durumlar yaşanmıştır.  ABD’de de 1870’te çiçek salgını olunca zorunlu aşı yasası çıkarılmıştır. Ancak para cezaları ve yoksullara aşı yapılırken kullanılan şiddet, zorunlu aşılamalara karşı olan hareketleri güçlendirmiştir.  1923’te tetanoz, 1926’da difteri ve 1948’de boğmaca aşıları geliştirilmiş, 1950-1985 arasında viral aşılarla ilgili gelişmeler olmuştur. 1974’te DSÖ, Genişletilmiş Bağışıklama Programını ilan etmiş, ülkeleri programa eklemeye başlamıştır. 1979 yılında Çiçek hastalığının eradike edildiği duyurulmuştur. 20’inci yüzyılda aşı teknolojisinde gelişmeler olmuş ve yan etki açısından daha güvenli aşılar geliştirilmiş ancak aşı tartışmaları devam etmiştir. Bu arada DBT aşısının riskleriyle ilgili tartışmalar gündeme gelmiş ve aşı komisyonlarının yaptığı bilimsel çalışmalarda nörolojik bozukluklarla bir ilişki bulunmamıştır. Aşılama oranlarının düştüğü bölgelerde boğmaca insidansı ve ölümleri artmıştır.

Aşı ile Otizm Arasında bir bağlantı yok! 1998’de The Lancet dergisinde bir gastroenterolog olan Wakefield’in KKK aşısıyla Otizm arasında bir ilişki olduğunu göstermeye çalışan 12 vakalık serisi toplumda kafa karışıklığı yaratmıştır. Çalışma bilimsel olarak incelendiğinde hipotezin kanıtlanmadığı ve daha sonra da ailelerden bunu yapmak için para aldığı vb. çıkar çatışmaları olduğu görülmüş, çalışma dergiden çıkarılmış, doktorluk yapması da yasaklanmıştır. Wakefield’in bilimsel sahtekarlık yaptığı, araştırmalardan çeşitli faydalar sağladığı da ayrıca bir dergide rapor olarak yayınlanmıştır.  Yapılan tüm bilimsel çalışmalarda da KKK aşısı ile otizm arasında bir ilişki bulunmamasına rağmen medyanın, sağlık çalışanlarının yanlış tutumları nedeniyle aşılama oranları düşerek salgınlar yaşanmıştır.

Tarihsel süreç, bağışıklamanın halk sağlığı için önemini ortaya koyan bir ders niteliğinde olmuş, aşılamanın gerekliliği net olarak anlaşılmış, ama aynı zamanda daha güvenli asellüler (hücresiz, hücre içermeyen) aşı geliştirilmesi ve aşı yan etkileri için bildirim sistemlerinin yerleştirilmesi gibi olumlu sonuçları da doğurmuştur.

 

Türkiye’de durum: Türkiye’de, Osmanlı’dan başlayan Cumhuriyet tarihinde de devam eden aşı üretimi ve uygulaması olduğu biliniyor. Günümüzde ise belirlenen aşı takvimi Sağlık Bakanlığı kuruluşlarında ücretsiz olarak uygulanmaktadır. İlk yoğun aşılama programı GBP ile başlamış olup zaman zaman uygun güncellemelerle sürdürülmektedir. Özellikle polio ve neonatal tetanoz anlamında büyük başarı sağlanmıştır.  

Ülkemizdeki aşılama ile ilgili çok olumlu deneyime rağmen aşı karşıtlığı giderek artmaktadır ve aşı yaptırmayan ailelerin sayısı 2010’da 183 iken 2017 yılında 23 bin aile çocuğuna aşı yapılmasını reddetmiştir. Bu süreçte 2015 yılında ikiz bebeklerine aşı yaptırmak istemeyen bir ailenin açtığı davayı kazanması sonrasında, çeşitli gruplar, aşı karşıtı söylemlerini arttırmıştır. Aynı zamanda ülkemizde başvuruya dayalı hizmetin yerleşmiş olması, bağışıklama hizmetlerine daha çok gereksinimi olanların hizmetten daha az yararlanmasını da getirmiş, aşı karşıtlığının giderek artışı da bağışıklama oranını etkilemeye başlamıştır. Ülkede genel olarak GBP (Genişletilmiş Bağışıklama Programı) uygulamaları sonucunda aşılama oranlarındaki artış ivmesine karşın, TNSA (Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması) verileri 2018 yılında tam aşılı olma oranlarında bir miktar düşüş göstermiş ve hedeflerden uzaklaşma dikkat çekici hale gelmiştir.

Sonuç: Aşılama sonucu azalan bazı hastalıkların toplumda unutulmuş olması, aşılarla ilgili yanlış ve çarpıtılmış bilgilere rahatlıkla ulaşılabilmesi, çeşitli alternatif tıp uygulayıcılarının ve medyatik kişilerin yanıltıcı yaklaşımları insanların sağlıklı karar vermesini etkilemektedir.

Aşı karşıtlarının yanıltıcı fikirlerine karşı en iyi cevap CDC’nin (ABD Hasatlık Kontrol ve Korunma Merkezi) “Aşılamaları Durdursaydık Ne Olurdu” başlıklı raporudur. Bu raporda, hastalık ve ölüm oranlarının aşılamadan sonra dramatik düşüşünü, aşılama oranı azaldığında vaka ve ölümlerin nasıl arttığını verilerle ortaya koymuştur. Ayrıca yapılan tüm bilimsel çalışmalarla aşı güvenliği ile ilgili belirtilen konular (aşı içerisindeki maddeler, thiomersol, aluminyum, Guillan Bare Sendromuyla ilgili iddialar vb..) incelenmiş ve geçersizlikleri ortaya konmuştur.

Sonuçta bilinmelidir ki:

Bir toplumda bağışık bireylerin oranı azalacak olursa salgınlar çıkar. Bu nedenle aşı olup olmama kararı sadece o kişiyi değil tüm toplumu ilgilendirir ve aşı karşıtlığı bir Halk Sağlığı sorunudur.

Sorunun çözümünde şu yaklaşımlar önemlidir:

  • Bireysel özgürlük ve toplumsal yarar birlikte korunabilir, ancak bireylerin bilimsel olmayan yargıları toplum bağışıklaması konusunda ikinci planda kalmalıdır. (Etik değerlendirmeler de bunu öngörmektedir).
  • Aşılama hizmetleri kamusal bir sorumluluktur. Bu nedenle kamuoyunun bilimsel veriler ışığında aşıyla korunabilen hastalıklar konusunda aydınlatılması ve kişilerin bağışıklama ile korunması konusunda yasal düzenlemelerin yapılması gereklidir.
  • Hekimler, sağlık politikası yapıcıları halkın eğitilmesinde ve aşı tereddütüyle ilişkili halk sağlığı risklerini azaltan politikaların uygulanmasında kararlılık göstermelidir.
  • Medya platformlarında (sosyal medya dahil) yer alan aşılama ile ilgili bilgi kirliliği önlenmeli, aşıyla ilgili bilimsel gerçeklerle toplum aydınlatılmalıdır.

Prof. Dr. Meltem Çöl
Halk Sağlığı Anabilim Dalı